Program Gönüllümüz Günseli Özdemir, 17.Sezon Fark Yaratanlarımızdan Fotohane Darkroom'un kurucuları Amar Kılıç ve Serbest Salih ile hem analog fotoğrafçlığa dair çalışmalarını hem de hayallerini konuştu.

Günseli Özdemir: Amar, Salih… Uzun zamandır sizin gibi içindeki çocuğu bu kadar keyifle yaşatan insanlarla tanışmamıştım. İçinizdeki çocuk size bugün neler söylüyor? Bir de 5 yaşınızdaki hâlinize dönseniz, Amar ve Salih’e ne söylemek isterdiniz?
Fotohane Darkroom Ekibi: İçimizdeki çocuk aslında hiç susmuyor. Bazen sadece biz işlere, sorumluluklara dalınca geride kalıyor. Ama atölyede çocuklarla olduğumuzda, içimizdeki çocuk yeniden ortaya çıkıyor. Bize en çok “yavaşla, bak ve dene” diyor. Bir şeyi doğru yapmaktan çok, onu merak etmeyi hatırlatıyor.
Eğer 5 yaşımıza dönebilseydik kendimize çok büyük cümleler söylemezdik aslında. Sadece “Korkma, çiz, boz, tekrar dene” derdik. Ve belki de en önemlisi, o yaşta hissettiğimiz merakın kaybolmasına izin vermezdik.
G.Ö: İkinizin de birer hayat mottosu olduğunu düşündüm. Sizin hayat mottonuz ya da size ve çalışmalarınıza ilham veren bir söz var mı?
F.D.E: Bizim için en temel şey şu: çocukların sözünün gerçekten duyulduğu bir alan yaratmak. Hayat motomuz gibi bir cümle söylememiz gerekirse, “Çocukların sesi değişimin kendisidir.” diyebiliriz.
Çocuklarla çalışırken gördüğümüz en güçlü şey, onların çok net sınır koyabilmesi ve “Hayır” diyebilmesi. Bu bize de çok şey öğretiyor. Çünkü çoğu zaman biz yetişkinler bunu unutuyoruz. Çocuk hakları, akran zorbalığı ve toplumsal cinsiyet gibi konular da atölyenin doğal bir parçası oluyor; çocuklar bunu teoriden değil, kendi deneyimlerinden ve birbirleriyle kurdukları ilişkiden öğreniyorlar.
Bizim işimiz biraz da bu alanı korumak: çocukların kendini ifade edebildiği, güvende hissettiği ve kendi bakışını korkmadan ortaya koyabildiği bir yer açmak.
G.Ö: Fotohane Darkroom bugüne kadar yurt içinde ve yurt dışında birçok iş birliği gerçekleştirdi. Bu deneyimler size nasıl hissettiriyor? Fotohane Darkroom’un içinde yer almasını özellikle hayal ettiğiniz projeler veya iş birlikleri var mı?
F.D.E: Bu iş birlikleri bizim için en çok “yalnız olmadığımızı” hissettiren şeyler. Bir yerden sonra şunu görüyorsunuz; aynı derdi farklı ülkelerde, farklı insanlar da taşıyor. O yüzden her yeni ortaklık sadece bir proje değil, aynı zamanda yeni bir öğrenme alanı oluyor.
Ama en kıymetlisi şu: her iş birliği çocuklara yeni bir kapı açıyor. Onların görmediği bir dünyaya dokunma imkânı veriyor. Bu yüzden her deneyim bize hem heyecan hem de daha fazla sorumluluk hissi getiriyor.
Hayal ettiğimiz projeler biraz daha uzun vadeli ve derin bağlar kuran şeyler. Özellikle farklı ülkelerden çocukların birbirine fotoğrafla mektuplar gönderdiği, kendi hikâyelerini paylaştığı projeler bizi çok heyecanlandırıyor. Sadece sergi ya da gösterim değil, gerçekten karşılıklı bir diyalog kurulan işler… Fotohane Darkroom’u da en çok böyle alanlarda görmek istiyoruz.

G.Ö: Fotohane Darkroom, analog fotoğraf üzerinden sabretmeyi, yavaşlamayı, deneme-yanılmayı ve hata yapmaktan öğrenmeyi çocuklara aktarıyor. Günümüzün hız ve teknoloji odaklı dünyasında siz bambaşka bir ritim kuruyorsunuz. Bu yaklaşımı sürdürülebilir kılmak için Fotohane Darkroom’un gelecek planlarında neler var?
F.D.E: Biz bunu aslında “büyümek”ten çok “kaybetmeden devam etmek” gibi düşünüyoruz. En zor kısmı da bu. Çünkü hızla büyüyen bir şey çoğu zaman kendi ruhunu kaçırabiliyor. Bizim için önemli olan, çocukların atölyeye girdiğinde hissettiği o sakinliği, o yavaşlığı koruyabilmek.
Gelecekte daha fazla yere ulaşmak istiyoruz ama bunu çoğaltarak değil, biraz da derinleştirerek yapmak istiyoruz. Aynı yerde daha uzun kalmak, çocuklarla daha uzun hikâyeler kurmak gibi.
Bir de en çok önemsediğimiz şey şu: bu yöntem sadece bizde kalmasın. Başka yerlerde de çocuklarla çalışan insanlar bunu kendi diline göre uyarlayabilsin, ama özü aynı kalsın istiyoruz. Çünkü mesele fotoğraf değil, çocukla kurulan ilişki.
G.Ö: Fotohane Darkroom’a katılan her çocuğun kendine ait bir portfolyosu oluyor. Bunun özel bir amacı olduğunu biliyoruz. Bu yaklaşımın arkasındaki fikri anlatır mısınız? Ayrıca, Fotohane Darkroom öğrencilerinden ve atölyede yaşanan unutulmaz anlardan biraz bahseder misiniz?
F.D.E: Biz aslında sadece atölyede fotoğraf üretmiyoruz. Biraz daha uzun vadeli düşünüyoruz. Çocuklar burada çektikleri fotoğraflara yıllar sonra da ulaşabilsin istiyoruz.
O yüzden bir arşiv sistemi kurmaya çalışıyoruz. Her çocuğun yaptığı işler kaybolmasın, 18 yaşından sonra da kendi üretimine geri dönüp bakabilsin. Belki o zaman bambaşka bir gözle bakacak, belki de kendi hikâyesini yeniden kuracak.
Bizim için önemli olan şey şu: çocuk burada sadece “üreten” değil, aynı zamanda kendi üretimine sahip çıkan biri olsun. Fotoğrafın bir anı değil, bir hafıza olduğunu hissetsin.
G.Ö: Fark Yaratanlar Programı’na başvurma fikri kimden çıktı? Seçildiğinizi öğrendikten sonra neler hissettiniz?
F.D.E: Bu fikir Serbest’ten çıktı. Bir süredir zaten içimizde taşıdığımız bir şeydi aslında. Türkiye’de bu işi yürütürken çoğu zaman kendi imkânlarımızla ilerledik, destek bulmak kolay olmadı. Ama buna rağmen üretmeye ve çocuklarla çalışmaya devam ettik. Fark Yaratanlar’a başvurma fikri de biraz buradan doğdu; yaptığımız işin sadece içeride kalmaması, görünür olması gerektiğini hissettik. Çünkü bu işin kalbi burada, Türkiye’de atıyor ama hikâye çoğu zaman dışarıya taşınıyordu.
Seçildiğimizi öğrendiğimizde çok sevindik. Ama bu sadece bir sevinç değildi, aynı zamanda bizim için güçlü bir motivasyondu. Çünkü ilk kez Türkiye’den, bu ölçekte ve bu alanda yaptığımız işe dair ciddi bir karşılık aldık. Özellikle Sabancı Vakfı gibi bir kurumdan bu desteği görmek, hem yaptığımız işi doğruladı hem de bize büyük bir sorumluluk hissettirdi.
Bir yandan da şunu düşündük: Demek ki doğru bir şey yapıyoruz ve bu artık daha fazla çocuğa ulaşabilir.

G.Ö: Hayatınızın en özel anını anlatan bir fotoğraf seçme şansınız olsaydı, bu hangi kare olurdu? Neden?
F.D.E: Bu soruya tek bir fotoğrafla cevap vermek zor ama ikimiz de düşündüğümüzde hep aynı yere gidiyoruz. Amar için o kare, çocuklarla ilk kez karanlık odada bir fotoğrafın ortaya çıkışını izlediği an olurdu. Çünkü o an sadece bir görüntü değil, bir keşif oluyor. Çocuğun yüzündeki şaşkınlık ve sevinç, o anı unutulmaz yapıyor. Serbest içinse, yıllar önce başladığımız bu yolun bugün çocuklarla birlikte hâlâ devam ettiğini gösteren bir an olurdu. Bazen bir atölyede, bazen bir çocuğun çektiği basit bir karede… Ama içinde hep aynı şey var: “devam ediyoruz” hissi. İkimiz için de en özel fotoğraf aslında tek bir kare değil; çocukların kendi hikâyelerini ilk kez ciddiye aldıkları o anların kendisi.
Fotohane Darkroom çalışmasını takip etmek için tıklayın.